"Artık burama kadar gelmişti... Buram neresiydi bilmiyordum, tek bildiğim buram buram terliyordum ve bir buhranın tam ortasındaydım... Allahım bana ne oluyordu? Yoksa bir psikolojiste mi gitseydim?"
İstanbul'a gittim. Baş Badilerime duyduğum hasret bana 12 saatlik bi tren yolculuğu yaptırdı. Hareket halinde olan bir toplu taşıma aracında uyuyamamak nedir, bilir misiniz? Ya da zangır zangır titreyen 0,5 m3 hacminde bir kabinde zıçmak...
Ama değdi, hissi manada bi ihracat yapmam gerekiyordu ve hisselerimi ağlamaktan ramazan davuluna dönen gözler, kulaklara tokmak gibi desibel desibel vuran müzik, o müziğin dansla harmanı, edelelerde oluşan sızı, sabahları baş ağrısı olarak pazarladım geldim. Özüme döndüm; ben manik depresif bi alkoliğim, bi Zeki Müren'im "kalpten kalpe akışlarla, alkışlarla yaşıyorum."
İstanbul'a daha sık gidicem.
Bir yıl sonra tekrar yazmaya heveslenmemin müsebbibi son İstanbul'dur, aldığım hediye 'Feriştah'ın Fentezileri' kitabıdır. Hem zaten "İstanbul bakire bir fahişe gibidir" değil midir?
Yol arkadaşıma, şehirli, modern, çağdaş, diri vücud sahibi ahretliklerime, edelelerini masa başı işlerde zayi eden dostlarıma +rep
esc
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder